Pezeşkiyan'dan Amerikan halkına mektup: İsrail ABD'yi kendi taşeronu yaptı
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Amerikan halkına doğrudan seslenen bir mektup yayınladı. Pezeşkiyan, 1953 darbesinden güncel saldırılara kadar uzanan süreci analiz ederek, "İran tehdidi" algısının silah endüstrisi ve İsrail çıkarları için kurgulanmış bir senaryo olduğunu savundu. Cumhurbaşkanı, "İran halkı, Amerika, Avrupa veya komşu ülkelerin halkları da dahil olmak üzere diğer uluslara karşı hiçbir düşmanlık beslememektedir" ifadelerini kullandı.
İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, Amerikan halkına yönelik tarihi bir mesaj kaleme aldı. Mektubunda İran'ın kadim geçmişine vurgu yapan Pezeşkiyan, ülkelerinin milenyumlar boyunca hiçbir zaman bir saldırı savaşı başlatmadığını, yalnızca kendi egemenliğini korumak adına savunma pozisyonunda kaldığını hatırlattı.
ABD’nin Orta Doğu’daki yoğun askeri yığınağını ve İsrail’in bölgedeki faaliyetlerini sert bir dille eleştiren İran lideri, mevcut gerginliğin asıl kaynağının bu müdahaleci politikalar olduğunu savundu.
Pezeşkiyan, diplomatik bir dille İran halkının Amerikan toplumu da dahil olmak üzere dünya uluslarına karşı herhangi bir nefret ya da düşmanlık gütmediğini, sorunun halklar arasında değil, yönetimlerin baskıcı uygulamalarında olduğunu belirtti.
İşte Pezeşkiyan’ın mektubunun tam metni:
"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
Amerika Birleşik Devletleri halkına ve çarpıtmalar ile kurgulanmış anlatılar selinin ortasında gerçeği aramaya ve daha iyi bir yaşama can atmaya devam eden herkese:
İran —tam da bu ismi, karakteri ve kimliğiyle— insanlık tarihinin en eski ve kesintisiz medeniyetlerinden biridir. Çeşitli dönemlerdeki tarihi ve coğrafi avantajlarına rağmen İran, modern tarihinde hiçbir zaman saldırganlık, yayılmacılık, sömürgecilik veya tahakküm yolunu seçmemiştir. Küresel güçlerin işgaline, istilasına ve sürekli baskısına maruz kaldıktan sonra bile —ve komşularının birçoğuna karşı askeri üstünlüğe sahip olmasına rağmen— İran hiçbir zaman bir savaş başlatmamıştır. Ancak kendisine saldıranları kararlılıkla ve cesaretle geri püskürtmüştür.
"DÜŞMANLIK BESLEMİYORUZ"
İran halkı, Amerika, Avrupa veya komşu ülkelerin halkları da dahil olmak üzere diğer uluslara karşı hiçbir düşmanlık beslememektedir. Gururlu tarihleri boyunca tekrarlanan dış müdahaleler ve baskılar karşısında bile İranlılar, hükümetler ile yönettikleri halklar arasında her zaman net bir ayrım yapmışlardır. Bu, geçici bir siyasi duruş değil; İran kültüründe ve kolektif bilincinde derin kökleri olan bir ilkedir."
“İRAN TEHDİDİ BİR KURGUDUR”
Bu nedenle, İran'ı bir tehdit olarak tasvir etmek ne tarihi gerçeklikle ne de günümüzdeki gözlemlenebilir olgularla bağdaşmaktadır. Böylesi bir algı, güçlülerin siyasi ve ekonomik heveslerinin; baskıyı meşrulaştırmak, askeri tahakkümü sürdürmek, silah endüstrisini ayakta tutmak ve stratejik pazarları kontrol etmek amacıyla bir düşman oluşturma ihtiyacının ürünüdür. Böyle bir ortamda, ortada bir tehdit yoksa bile bu oluşturulur.
Aynı çerçeve içerisinde Amerika Birleşik Devletleri, kuvvetlerinin, üslerinin ve askeri kapasitesinin en büyük kısmını, en azından ABD'nin kuruluşundan bu yana hiçbir savaş başlatmamış bir ülke olan İran'ın etrafına yığmıştır. Tam da bu üslerden başlatılan son Amerikan saldırıları, böylesi bir askeri varlığın gerçekte ne kadar tehditkâr olduğunu göstermiştir. Doğal olarak, böyle koşullarla karşı karşıya kalan hiçbir ülke savunma kapasitesini güçlendirmekten vazgeçmez. İran'ın yaptığı —ve yapmaya devam ettiği— şey, meşru müdafaaya dayanan ölçülü bir tepkidir ve kesinlikle bir savaş başlatma veya saldırganlık eylemi değildir.

1953 DARBESİNİ HATIRLATTI
"İran ile ABD arasındaki ilişkiler başlangıçta düşmanca değildi ve İran ile Amerikan halkları arasındaki ilk etkileşimler düşmanlık veya gerilimle gölgelenmemişti. Ancak dönüm noktası, İran'ın kendi kaynaklarını millileştirmesini engellemeyi amaçlayan yasadışı bir Amerikan müdahalesi olan 1953 darbesiydi. Bu darbe İran'ın demokratik sürecini sekteye uğrattı, diktatörlüğü yeniden tesis etti ve İranlılar arasında ABD politikalarına karşı derin bir güvensizlik tohumları ekti.
Bu güvensizlik; Amerika'nın Şah rejimine verdiği destek, 1980'lerdeki dayatılmış savaş sırasında Saddam Hüseyin'i desteklemesi, modern tarihin en uzun ve en kapsamlı yaptırımlarını uygulaması ve nihayetinde İran'a karşı —müzakerelerin tam ortasında iki kez— kışkırtmasız askeri saldırıda bulunmasıyla daha da derinleşti.
“BASKILAR BİZİ ZAYIFLATMADI, AKSİNE GÜÇLENDİRDİ”
Ancak tüm bu baskılar İran'ı zayıflatmayı başaramadı. Aksine, ülke birçok alanda daha da güçlendi: Okuryazarlık oranları İslam Devrimi öncesindeki yaklaşık %30 seviyelerinden bugün %90'ın üzerine çıkarak üç katına ulaştı; yükseköğretim muazzam bir şekilde genişledi; modern teknolojide önemli ilerlemeler kaydedildi; sağlık hizmetleri iyileştirildi; altyapı geçmişle kıyaslanamayacak bir hızda ve ölçekte gelişti. Bunlar, kurgulanmış anlatılardan bağımsız, ölçülebilir ve gözlemlenebilir gerçeklerdir.

Aynı zamanda yaptırımların, savaşın ve saldırganlığın dirençli İran halkının yaşamları üzerindeki yıkıcı ve insanlık dışı etkisi de hafife alınmamalıdır. Askeri saldırıların devam etmesi ve son bombardımanlar, insanların hayatlarını, tutumlarını ve bakış açılarını derinden etkilemektedir. Bu durum temel bir insani gerçeği yansıtmaktadır: Savaş; hayatlara, evlere, şehirlere ve geleceğe onarılamaz zararlar verdiğinde, insanlar sorumlulara karşı kayıtsız kalmayacaktır.
“İSRAİL, ABD'Yİ KENDİ TAŞERONU OLARAK KULLANIYOR”
"Bu durum temel bir soruyu gündeme getirmektedir: Bu savaş Amerikan halkının tam olarak hangi çıkarlarına gerçekten hizmet etmektedir? İran'dan, böylesi bir davranışı haklı çıkaracak nesnel bir tehdit var mıydı? Masum çocukların katledilmesi, kanser tedavisi gören hastalara yönelik ilaç tesislerinin yok edilmesi ya da bir ülkeyi 'taş devrine geri' döndürecek kadar bombalamakla övünmek, Amerika Birleşik Devletleri'nin küresel itibarını daha fazla zedelemekten başka bir amaca hizmet etmekte midir?
"İRAN MÜZAKERELERİ SÜRDÜRDÜ"
İran müzakereleri sürdürdü, bir anlaşmaya vardı ve tüm taahhütlerini yerine getirdi. Bu anlaşmadan çekilme, cepheleşmeyi tırmandırma ve müzakerelerin ortasında iki saldırı eylemi başlatma kararları, ABD hükümeti tarafından alınan ve yabancı bir saldırganın sanrılarına hizmet eden yıkıcı tercihlerdi.
Amerika'nın bu saldırganlığa İsrail'in bir vekili olarak girdiği, o rejim tarafından etkilendiği ve manipüle edildiği de bir gerçek değil midir? İsrail'in bir İran tehdidi üreterek küresel dikkati Filistinlilere karşı işlediği suçlardan başka yöne çekmeye çalıştığı doğru değil midir? İsrail'in, gayrimeşru çıkarlar peşinde kendi sanrılarının yükünü İran'a, bölgeye ve bizzat ABD'nin üzerine yıkarak, son Amerikan askerine ve son Amerikan vergi mükellefinin dolarına kadar İran'la savaşmayı amaçladığı açık değil midir?

'Önce Amerika' söylemi gerçekten bugün ABD hükümetinin öncelikleri arasında mıdır?"
"DÜNYA BİR DÖNÜM NOKTASINDA"
Sizi, bu saldırganlığın ayrılmaz bir parçası olan dezenformasyon makinesinin ötesine bakmaya ve bunun yerine İran'ı ziyaret etmiş kişilerle konuşmaya davet ediyorum. Eğitimlerini İran'da almış, şimdilerde dünyanın en prestijli üniversitelerinde ders veren ve araştırma yapan ya da Batı'daki en gelişmiş teknoloji firmalarına katkıda bulunan sayısız başarılı göçmen İranlıyı gözlemleyin. Bu gerçekler, İran ve halkı hakkında size anlatılan çarpıtmalarla örtüşüyor mu?
Bugün dünya bir dönüm noktasındadır. Cepheleşme yolunda ilerlemeye devam etmek, her zamankinden daha maliyetli ve beyhudedir. Cepheleşme ile diyalog arasındaki seçim hem gerçektir hem de önemli sonuçlar doğuracaktır; bunun sonucu gelecek nesillerin yarınlarını şekillendirecektir. Binlerce yıllık gururlu tarihi boyunca İran, pek çok saldırganı geride bırakmıştır. Onlardan geriye kalan tek şey tarihteki lekelenmiş isimleriyken, İran —dirençli, onurlu ve gururlu bir şekilde— varlığını sürdürmektedir.
Güncellenme Tarihi : 1.4.2026 23:13