SAKİP SABANCI : PARA TAŞIMADIĞIM İÇİN BOĞAZ KÖPRÜSÜ'NDE MAHSUR KALDIM
İşadamı Sakıp Sabancı, hayat hikayesini kaldığı yerden anlatmaya devam ediyor. Sabancı’nın renkli, başarılı ve yoğun hayatından izler taşıyan “...
Bıraktığım Yerden Hayatım” adlı kitap, 1985’te yayınlanan ‘İşte Hayatım’ın ikinci cildi niteliğinde. Eserde, kişisel başarı ve görüşlerinin yanı sıra Sabancı Holding’in icraatlarına da rastlamak mümkün. İnançlı biri olduğunu her fırsatta dile getiren Sabancı, cebinde küçük bir boncuk ve muska taşıyor. Yılandan korkan Sabancı, bu hayvanla karşılaşmaktansa aslanla boğuşmayı tercih ettiğini belirtiyor.
Türkiye’nin en zengin işadamlarından Sabancı, cebinde para taşımıyor. Bu yüzden sıkıntılı anlar yaşamış: “Yanımda genellikle para olmaz. Sigara almam, bir yerde ineyim de gazoz içeyim gibi cep harçlıklarına ihtiyacım yok. Bu para taşımama alışkanlığım sonucu bir iki defa köprünün üzerinde kaldım. Üzüntü ve telaşımı tarif edemem. Sadece berbere giderken para alırım. Kimseye kefil olmam. Ancak senet karşılığı borç veririm.”
Kendine has konuşma şekliyle beğeni toplayan Sakıp Ağa’nın, yazarlıktaki üslubu da dikkat çekici. Anılarını okurken, nasıl başarılı olduğu hakkında fikir sahibi oluyorsunuz. Yaşadığı acı olaylar ise hüzün veriyor. Ancak hiçbir zaman umudunu kaybetmediği görülüyor. İçinden geldiği gibi yazan Sabancı, özel yaşamına dair pek çok anıyı kamuoyu ile paylaşıyor:
“Ben olduğum gibi görünmeye itina gösteririm. Bir tek şeyi bile saklama ihtiyacı duymadım. (Tahsilliyim, kültürlüyüm, filan mektebi bitirdim) demedim. Lise ikiden ayrıldım, iyi talebe değildim. Pamuk işçisi Hacı Ömer’in oğluyum; gerçek bu. Bunun saklanacak, aşağılanacak tarafında olmadığım gibi, iftihar edilecek bir gerçek kabul ettim...
Özürlü çocuk görünce ağlarım
İlk çocuğum kız oldu. Çok çocuk dilediğimiz için ‘Dilek’ ismini verdik. Kızımın ayakları eğri basıyordu. Ancak o zaman aile içi evliliklerin kötü sonuçlarından haberdar olduk. Çok uğraştık. Epey doktor, epey ülke dolaştık. Allah’a şükür Dilek yardımsız yürüyecek hale geldi... 1970 yılında bir oğlumuz oldu. Erkek çocuğa kavuşmanın sevinciyle ‘Metin’ adını verdik. Allah’ın kararı Metin ‘spastik’miş. Beyin özürlü. Oğlumun durumu beni ve karımı çok üzdü. Avrupa’nın, ABD’nin en tanınmış hastane ve doktorlarına gittik. Derde çare bulunamayacağını anlayınca teessürümüz arttı. Durumu ‘kader’ olarak kabul ettik. Bir gün mühendis Muammer Dolmacı’yla sohbet ediyorduk. Dinî inanışları kuvvetli bir kişiydi. Metin’i sordu. Ben gene kendimi kontrol edemeyip ağlamaya başlayınca, ‘Bu Allah’ın çizgisi, sen değiştiremezsin. Ama damdan düştün, bağrın yanıyor. Diğer damdan düşenlerin de bağrının yandığını bil. Sen imkanın olduğu için bütün kapıları zorladın; ama imkanı olmayanlar ne yapsın? Onlara yardımcı olmak senin görevin.’ dedi. Bunun üzerine durumu incelettim. Türkiye’de spastik çocuklar için hiçbir müessese yoktu. Biz iki merkez kurduk.”
Sakıp Sabancı, kitabında babasına ait bir anıyı da anlatıyor: “Emirgan’daki yalıya biri gelmiş. Adam önce seccade isteyip iki rekat namaz kılmış. Sonra da (Hacı Ağa ben dara düşmüştüm. Geçen gece Peygamber Efendimiz’i rüyada gördüm. ‘Git, Ömer’i ziyaret et. O sana gereken yardımı yapacak’ emrini verdi.) demiş. Bunun üzerine babamın dostu Deli Mithat devreye girmiş. ‘Hemşerim sen Arapça bilir misin?’ diye sormuş. Adam (yok bilmem) deyince, Deli Mithat, “Bre düzenbaz herif, sen Arapça bilmezsin, Peygamberimiz Türkçe bilmez... Kimi kandırıyorsun.” deyince adam hiçbir şey demeden kaçmış...”
Güncellenme Tarihi : 16.3.2016 21:40